Ssh, Saat Kaç??

Ne zaman ne yazdım

May 2012
M T W T F S S
« Mar    
 123456
78910111213
14151617181920
21222324252627
28293031  

Daydreaming !!

Son 1 aydır birbirinden çok uzak yerlerde, birbirinden çok farklı şeyler yaşıyorum.

 

Ardı ardına kaynar sıcaklıkta çay ve buz gibi bira içmek gibi düşün mesela.

Kötü müdür?

Hayır, çayın o kadar sıcak, biranın da o kadar soğuk olması lazımdır zaten. Fakat arka arkaya 4-5 kere çay->bira->çay->bira yaparsan ısı farkından ön dişleri eline alıverirsin.

 

İyi anlamda bir “sürmenaj” yaşamak gibi düşün bunu.

 

Gün ortasında bi’ 2-3 dakika “gittim-geldim” şöyle geçen gün:

 

Bi doğayı ormanı böcükleri düşünmeler, “bu neden böyle aq” lar, “keşke şu şöyle olsaymış” lar…

ama hep bi “halamın da çükü olaydı”, “teyzemin de bıyıkları olaydı” kafalarında..

 

O ara kafamdan geçenlerden giriyorum bak şimdi :

 

1. Mesela karşısındakini etkilemeye çalışan insanların ekseriyetle sanki yanlarında 3üncü bir kişi yada kişiler varmış gibi konuştuğunu farkettim:

Hitabında “sen” var evet, ama diyaloğa şahit olan bir başkası da varmış gibi konuşuyor dallama.

Asansörde 2 kişiyken kimin osurduğunun tartışılması gibi bi hissiyat yaratıyor ki, çok saçma.

 

Şunları sormak istiyorum: “Biz beraber değil miydik zaten bunlar olurken?  Benden başka da kimse yok şuan burda ? Neden ben orda değilmişim gibi bahsettin şimdi olaydan? Manyak mısın sen aq ?”

Ha ben bi lafa bakarım laf mı diye, bi de söyleyene bakarım “acaba ben bunu bi daha görecek miyim hayatımda” diye, görmiyceksem umrumda olmaz, sormam, susarım.

 

———————————————————————————————————————————————————————-

 

2.  En keyiflisi kendini kandırmak

Düşerken doğruluyorum, yerdeyken ayaktayım, O gitmişken hala burada, sen gelmişken hala oradasın sanmak;

ama aslında düş->mek,  uzan->mak,  ahh!->mak,

AHMAK !

 ———————————————————————————————————————————————————————

 

3. “Perfume” filmine takıldı sonra kafam;

İnsanoğlu hala belirli bir “an”a ait, sonradan istediği herhangi bir vakit erişebileceği bir koku örneği yaratmayı beceremedi.

 

ama götüne çubuk sokup ateşini ölçebiliyor,

ağaç aşılar gibi birbirini hiç görmemiş 2 insanın yumurta ve sperminden çocuk doğurtabiliyor, koyundur-kuzudur kopyalayabiliyor,

uranyumu atomlarına parçalayarak dünyanın enerjisini elde edebiliyor.

Uzayda yürüdü aynı insanoğlu, Ay’a gitti –> VE tek parça geri geldi.

 

 

Amaaaa, tabi aynı insanoğlu unutamıyor da !  

Bir yandan Alzheimer’s la mücadele ediledurulsun, diğer yandan hayatındaki sadece bir kesiti unutmak için sol kolunu vermeye razı insanlar var.

 

Böyle bi’şeyin icadı bi-ton insan için kıyamet olurdu,

O yüzden galiba hiç bir zaman icat edilmiycek..

 

———————————————————————————————————————————————————————–

 

Sonra abbaaoowww dedim, kendime geldim, bankadayım. 

 

İmzalamam için bi dekont uzatıp, “Başka bir arzunuz?” diye sordu kız.

bok oldum tabi, mal mal baktım suratına.

Çıkarıp önüme bi alet koyuverecek, “Bak bununla kokuyu anlık olarak hapsedebiliyoruz artık, iyi günlerde olsun” diyecek sandım.

 

 

Ama O;

“Seneler önce benimsenen bir slogan bu, benim de hoşuma gitmiyor sormak fakat mecburum, başka bir arzunuz?” diye sordu tekrar.

 

“Ha, yok yok çok teşekkür ederim” dedim,

gittim..

 

 

HaberTurk’te Ergen Haller !

Küçük bir karşılaştırma:

 

New York Times ve Washington Post ayarı gazetelerin ekonomi sayfalarındaki içerik ile caanım ülkemdeki gazetelerin ekonomi sayfalarındaki içerik beni derinen yaralamakta.

 

Onlar akademik makalelerde kaynak olarak gösterilebilinecek kalitede yazarken, bizim basınımızda ilgi çekmek için hala enteresan başlık atma hevesi hakim.

 

Bayat haberlerden ve laubali çevirilerden oluşan ekonomi sayfalarımızı zaten kimse okumuyor, eyvallah. Ama tatsızlığın da lüzumu yok.

Manşeti atarken aynı 7-8 kelimeyi 30 farklı şekilde de kullanabilirsin.

Başlığı atan “Faiz artışı, dövizin dalgalanmasını kesmeye yeterli mi?” yazmayı bilmiyor mu? Eşekler gibi biliyor tabiki.

 

Ama böyle tercih ediyor.

 

Bir ergen atmış gibi, hormonlar hakim başlıkta.

 

“Alınık” Kask !

Kopenhag’da bir bisikletçinin önünden geçerken gördüm kaskı.

Şudur:

 

 

 

Saat itibariyle kapalıydı.

Ertesi gün yolları benden daha iyi hatırlayan sevgili İris yardımcı oldu dükkanı bulmama.

Hemen baktım vitrine duruyor mu diye.

Duruyor :)

 

Kinder yumurta almış çocuk mutluluğu diyorum sana !

İlk bisikletini / bilgisayarını almış çocuk mutluluğu diyorum ama !

 

“Ha-ha, merhaba, şu vitrindeki kaskı almak istiyorum” dedim.

“Haa, o mu? O satılık değil” dedi herif !!

 

“Madem satılık değil ne bok yemeye duruyor o zaman o vitrinde” diye sormazlar mı adama?

Sorarlar, sordum da…

Ürünün güvenlik lisansı daha gelmemiş, eğer satarsa kendi lisansı da tehlikeye girermiş.

 

Ama bu neden satamadığının cevabı, neden satılamadığı halde orda durduğunun cevabı değil, di mi ?

Di.

 

Neyse tabi hemen kapalı çarşıya bağladım, “Hadi yap bişeyler alalım” dedim, “Tamam, tamam hadi iyi vericem, söyle ne kadar” dedim, “Sen şimdi satmıyor musun bunu, bak turistim ben yarın yokum burda, he de ver şunu” dedim, dedim de dedim.

Yok adam satmıyor ya

Bi’ de, “İlk soran sen değilsin, hakikaten satamıyorum” dedi.

 

sdhfghsjgdfha%+&/%E/+sjdfb aslgh !!!

 

Madem ilk soran da değilim, indirsene vitrinden bre göt, bre yavşak !

 

Türkiye’de herhangi bi’ yerde, vitrindeki herhangi bir şeyi görüp de satın alamaman söz konusuı değildir, bi güzellik, bi incelik illaki yapılır, o mal verilir !

 

Hele ki turiste ! Geçirilir, pohpohlanır, ballandırılır ve almak isteyen adama mutlaka satılır yada sokulur o mal !

 

Neyse..

Fotoğrafları orda. Buralarda baya arandım bulamadım. Gören bilen denk gelen olursa haber etsin

 

p.s: bu arada “Alınık” diye kelime türetilmiş , “Satılık” gibi. 2. el eşya alınıp satılan forumlarda falan kullanıyorlar gayet.

ne kafalar..

The Very Last of the Viking Ships !!!

2011 yılının İstanbul’daki son yarışıydı. Uno sponsorluğunda yapıldı. Yediçeriler ekibi olarak katıldık.

Yarış bizim için oldukça kötü geçti, ekip olarak dev sıçıldı, hatta DEV-SIÇ-SEN oldu. Bir sıkım yenemedi. Tatsız bir haftaydı.

 

Neyse olay başka şuan;

yarış öncesi martıların boklarıyla bezenmiş pontonda ilerlerken, bunu gördüm:

 

 

“Dünya üzerinde yüzer halde bulunan son viking gemisi !”

 

desem, neeeerden bileceksin öyle olmadığını, ama işte vicdanım el vermiyor; son viking gemisi falan değil, alakası yok, fakat buna rağmen retro bir hareket güzel bir hareket tabi.

 

Benim olmasını istedim uzun süre, olmadı, belki başkasının olur diye paylaşmaktan çekinmiyorum artık :)

 

Alırsan / yaptırırsan böyle bişey lütfen haber ver

 

hatta

 

***Bi’ turluğuna versene

Yabancı Köpek Gezdirmek Yasaktır !!!

Pek sevgili İstanbul’da, en sevgili bir sitenin girişinde, oldukça mühim bir uyarı:

Sitede oturuyor olsam ciddiye almış gibi yöneticiye gidip bildiğin,

 

 

“Merhabalar, uyarıyı gördüm, birkaç konuyu netleştirmek istiyorum,

Suallerim şu şekilde:

 

Yabancı derken?

(Mesela birkaç kere misafirliğe gidilip sevdirilmiş köpek, “ok” midir? Yoksa hani baya bildiğin orada yaşıyor mu olması lazım? Peki ya site sakinlerinden birinin köpeğiyle iyi anlaşan ve işeme-sıçma döngüsünü hızlandıran, herkese zaman kazandıran bi köpek de yabancı mıdır?)

 

Kontrolü var mı?

(Hangisinin yabancı olduğuna karar veren bi’ mercii var mı? Mesela güvenlik mi sorumlu bu işten? “Benim köpek başka yere sıçamıyor birader, bağırsaklar düğümlendi-düğümlenecek, geçiim mi hocam?” diyip bağlayabileceğimiz kişi kimdir? 600 kişinin yaşadığı sitede her vardiya değişen güvenlik, mesaisinin önemli bir kısmını bu işe mi ayırması planlanmıştır?)

 

Sadece yabancı “Köpek” mi gezdirmek yasak? Yabancı başka herhangi bir tür ev hayvanı gezdirilebiliyor mu yani bu durumda?

(O vakit köpeklere uygulanan bu ayırımcılık nedir? Bir de sanki köpek gezdirmek için dünyanın en elverişli-uygun yeriymiş de herkes bi açık yakalayıp girip orda gezdirmek istiyormuş sanılması nedendir?)

 

Son olarak:

Yabancı olmayan bir köpeğin, bir yabancı tarafından gezdirilmesi daha mı iyidir yani?

(Şahsen, bilmediğim bir köpeğin, tanıdığım biri tarafından gezdirilmesini tercih ederim.)

 

derdim, fakat o sitede oturmuyorum, hatta bir köpeğim de yok.

Lahanayı Yerken Katur Kutur, ….. Gelince Meeeee !!

Geçen meyhanede çalıyor;

 

Duydum ki unutmuşsun GÖZlerimin rengini,

 (biliyorsun sonra hızını alamayıp, daha yüksek daha içli fakat bu sefer ikinci heceyi vurgulayarak devam ediyor)

Duydum ki unutmuşsuuuuuuuuuun gözLERİmin rengini !

 

sonra aklıma geldi

e o zaman Yazık olmuş senin gözlerden bana akan yaşlara.

hatta Yazık olmuş benimkilerden O’na akan yaşlara.

 

————————————————————-

O –> bunu seviyor, bu –> ötekini, öteki –> berikini seviyor, beriki de taa ———> O’nu seviyor.

Öööyle bi dönüyor falan, bakıyorsun herkesin peşinde biri var, ama herkes de birinin peşinde.

 

 

Kaçan kovalanıyor, evet.

Ama kovalayan yetişemiyor. Zaten kovalanan da kendi kovaladığına yetişemedi…

 

Kimse kovalayanı istemiyor, ama kovalansın istiyor.

Ve tabi herkes kovaladığı onun olsun istiyor.

 

Bol bol trip, bitmeyen bi kasılma.

Odunları satmadan önce ıslatan şark kurnazı oduncu gibi kendini bi ağırdan satma hevesi falan :)

 

Sonuç:

Çoğunluk mutsuz. Sonra herkes eşşek gibi içip biyerlerde anırıyor :)

 

Çözüm:

Yok !

 

Şaka şaka, var aslında, ama söylemiycem tabiki.

Erdooo !

Bilen bilir “Sökeli Balıkçı Erdoğan’ın Yeri” vardır.

Sahibi Erdoğan Yazgan, nam-ı diğer Erdo. Sevgili Muzaffer ve Enver vasıtasıyla tanıştım birkaç sene önce.

 

Adam nasıl bir keyifle pişiriyor balığı nasıl bir keyifle servis ediyor, muhabbet ediyor, şaşarsın !

Sevdiği işi yaptığını suratından anlıyorsun !

Arada kendinden geçip “Erdooo !” diye çığırıp gülüyor, kahkaha atıyor. Alçakgönüllü ama kendinden pek emin, iyi iş yaptığının farkında. Dışarda balıkları şarkıyla türküyle hazırlıyor, arada konuşuyor onlarla ızgara başında.

 

Hepsinden önemlisi sadece severek değil bilerek de hazırlıyor.

 

Mesela şöyle:

 

Izgaranın orasının bombeli olmasının nedeni, balığı ateşe olabildiğince uzak tutup her yerini kurutmadan uzun sürede aynı miktarda pişirmek.

hatta;

 

her masanın balığını yeni kömürde yapar ki, bir önceki partide pişen balığın yağı kömüre akıp da yeni balığa acı tat vermesin.

Balıkların üstüne atılan çizikler de ısı içine işlesin diye !

 

Restoran oldukça salaş, kafasına göre bi yer.

Kızarmış ekmeğimi kalkıp sobada kendim kızartmışlığım bile var.

 

Sonuç:

 

Eline sağlık Erdo !!!

not: Erdo’nun kendi websitesi ” www.erdoganinyeri.com ” . Buradaki görselleri ben kendim çektim. Orada daha fazla fotoğraf bulabilirsin. Hatta iletişim bilgileri, yol tarifi ve harita da var.

Afiyet..

Gitti Derken Vuslat: Libya – Montrö – Kantar Üçgeni !

Şimdi özetle başlıyorum !

 

Geçtiğimiz Cuma gecesi İzmir’de eşşekler gibi içtikten sonra zıbarmadan hemen önce sevgili E.B.’emle birlikte McDonald’s da bişeyler yemeğe karar verdik.

 

Kasadaki gençle ve lise yıllarında karşılıklı müsabakalarda yarıştığımız restoran müdürü Efe ile muhabbet ederken, restorandaki bir diğer müşteri grubu yemeklerini bitirip kasaya doğru hareketlendiler. Peçete istediler, sonra terkedip gittiler.

 

Paketlerimiz hazırlanıp çıktığımızda sevgili karagözlü telefonumun cebimde olmadığını farkettim, E.B.’em aradı hemen, baktık çoktan kapatılmış. Kıllanıp kamera kayıtlarını incelediğimizde, peçete isterken bankoya doğru eğilmiş olan Libya’lı gencin, doğrulurken telefonu da çok ince hareketlerle alıp gittiğini farkettik.

Polise haber verdik, çok hızlı geldiler. İnceledik, Kantar Karakolu’na ifade vermeye gittik. O ara acaba “find my iPhone” application ından bulur muyuz falan diye bakındık ama telefon kapalı olduğu için ..cırt…

 

Neyse benim moralim falan büyük bozuldu, keyfim dev kaçtı, ağıtlar türküler falan haldeyim… Durup dururken bi iPhone kaçtı şimdi allah kahretsin filan diyorum…

Yenisini alsan bi türlü, almasan back-up ını kullanamıycaksın, ama bütün bilgiler de orada. Bi taraftan ağzı açık ayran budalası gibi muhabbet edip eşşekler gibi gülerken yanımdan çalmışlar telefonu, kendime de sinirliyim… Fenayız yani..

 

Cumartesi akşamüstü evden aradılar, Kantar Karakolu’na bekleniyorsunuz diye !

Kalktık gittik, McDonald’s da çalışan biri, işe giderken yine hemen restoran çevresinde tarfie uygun birilerini görmüş, polise haber vermiş. Libyalı 4-5 genç yakalamışlar ! Bunlar mı?? diye soruyorlar.

 

 

Şimdi tükürük-sakal-bıyık durumu var.

Dünya kadar içmişim yanlış bişey söylesem, birinin başını yakıcam, söylemesem belki adam hırsız yürüyüp gidecek. Kamera kayıtlarını izleyelim dedim. Oturduk filmlerdeki gibi izleymeye başladık, ileri geri, bi takım hareketler halindeyiz.

 

Neyse o anı bulduk, çocuk cillop gibi görünüyor, diğerleri de. O sırada sağolsun işi gücü bırakıp Efe (restoran müdürü) de geldi, o da onayladı, hatta daha fazla ayrıntı da verdi.

Libyalı gençler için tercüman çağırıp ifade almaya başladılar.

 

Arada sigara içmeye dışarı çıkıyoruz. Bunlar da orda…

Gelip konuştu bi tanesi sonunda. Ben sorup duruyorum tabi ne nerede neden nasıl ne zaman …

 

 

Libya’da Kaddafi’den zulüm gördükten sonra çıkan ayaklanmayı fırsat bilip O’na karşı ayaklananlara katılmışlar. Savaşmışlar, ama aynı zamanda okuyorlar da. 20 yaşında gençler. Buraya tedavi olmaya gelmişler. Mental sıkıntısı olan da var, fiziksel sıkıntısı olan da…

Bizim arkadaşta aynı telefondan var, o akşam alkollüydü, seninkini almış gitmiş, sonra korktuğu için de gelip geri verememiş diyor. Yemiyoruz tabi :)

 

Yemediğimizi de söylüyoruz, sonra dökülmeye başlıyor:

 

“Biz çok zor zamanlar geçirdik, nişanlımı Kaddafi gözümün önünde öldürdü, babam dış ilişkiler sorumlusuydu hatta elçiydi zamanında, Ortdadoğu’da 3 ülkede Libya temsilciliği yapıyordu, fakat içsavaştan hemen önce amcam da Kaddafi tarafından öldürülünce, bıçak kemiğe dayandı ayaklandık” diyor. Paraya ihtiyacı olmadığı belli. Eli yüzü düzgün, giyimi kuşamı yerinde.

 

“Çalan arkadaşımın da paraya ihtiyacı yok. Babasının 3 tane kuyumcusu var, fakat aklı çok başında değil, böyle saçma sapan hareketler yapabiliyor işte bazen” diyor.

 

Tercümanla verilen ifadelerde bir terslik düzeltiliyor. Çocukların hepsi birbirine benzediği için karıştırmışız, O değil de yanındaki çalmış-mış.

Tamam arkadaşı falan ama, artık olay cezai noktaya geldiği için, çalan herif öne çıkıp “ben yaptım” diyor.

Sonra da utana sıkıla özür diliyorlar.

 

Otelden gidip telefonumu da getiriyorlar. Her şeyi yerli yerinde.

 

“Şikayetçi misin?” dediler. Değilim dedim !

 

Yazık şimdi çocuk daha 20 yaşında, öğrenci, zaten ben şikayetçi olmasam da kamu davası açılıcak. Belki yırtar falan diye boşverdim.

 

Herkes yanlış yapıyor. Tahminimce altına da sıçmıştır korkudan diyicem ama kakara kikiri gülüyorlardı içeride.

 

 

Bense karagözlümle buluştum, pek sevişiyoruz. Aldığımdan beri  %100 şarj edip tamamen bitiriyorum pilini. Aynı anda çok program çalıştırmıyorum. Ekranının parlaklığını kıstım. Modem olarak kullanmıyorum. Biraz şımartıyorum yani onu.

 

2 güne falan normale döner tabi.

 

not: Polisin ilgisi alakası, işi sonlandırmaktaki gayreti, oradaki hem bize hem zanlılara muamelesi, ikramı falan olacak iş değil. Trafikle asayişi ayırmak lazım sanırım. Mevcut polis önyargımı tamamen yıktılar diyebilirim !

Ayrıca Montrö McDonald’s çalışanlarına uyanıklıkları kutlar ve ihbarları için de teşekkür ederim !

“Zevkler ve Renkler” in Tartışılası Olduğu Anlar

Pek sevgili Bornova Forum’un en keyifli otoparkında bu en keyifsiz renge mahkum edilmiş bir Mercedes gördüm.

 

 

 

“Graphite” renkle başlayan arabaların dış yüzeyini kaplama sevdası, “karbon” ile devam etti, “mat beyaz neden olmasın” falan derken artık durum buralara kadar gelmiş.

 Gelmiş de, olmuş mu ?

 

Güzel de arabadır mundar olmuş.

Soqquiem for a Dream !

Özlüyorum seni,

Gittiğinden beri bir an bile aklımdan çıkmadın…

Saatlerce konuştuk seninle, binlerce not bıraktın bana… sürekli el ele, göz gözeydik.

Sabah akşam gittiğim her yerde bir uzanma mesafemde oldun.

 

 

Sevdiğim değer verdiğim herkese aslında sen bağladın beni.

Senin sayende muayenehanede beklemek daha çekilirdi.

Sana sahip olduğum için sabah tuvaletlerim bu kadar uzundu aslında !

Gazeteyi seninle bıraktım ben !

Ne zaman canım sıkılsa, minik bir kaçamak istediysem… Hep sen…

En çok da uykuya dalmadan hemen önce oynamayı özledim seninle.

Kaç tane kedi geldi geçti ama kızgın kuşlar baki kaldı !

 

 

Şimdi başkasıylasın !

Seni sen istemeden aldılar benden !

Ve yapacak hiç birşey yok.

 

 

Az buz para da vermedim lan sana, telefon değil bilgisayar parası zaten iPhone.

O seni çalıp defolup giden dallamanın nasıl da ağzını yüzünü kırasım var sevgili iPhone anlatamam.

 

Sabahın 4′ünde İzmir’de, Montrö McDonald’s a hırsızlık yapmaya gelinmez.

Yemek yemeğe gelmiş herif, (sonradan kamera kayıtlarından izliyoruz) peçete ister gibi bankoya yaslanıp elini tam telefonun üstüne koyuyor. Doğrulup giderken de alıveriyor.

 

Nasıl ruh hallerine, nasıl kafa yapılarına sahip insanlar var be !

Adam gelmiş yemiş yemeğini sabaha karşı, bakıyor bi telefon var orada, sahibi olan dallama da ağzı açık geyik yapıyor, “hadi ben bunu çalıveriyim madem, çok iyi fırsat” diye aklından geçirebiliyor herif.

 

Nasıl da alışmışım bi de allah kahretmesin, her an elimde bişeylere bakmaya kurcalamaya, twitter, haber, borsa, döviz kuru, e-mail, takvim, hava durumu hatta saat.

Önümüzdeki Eylül gibi iPhone 5 çıkıcak şimdi gidip bi tane daha 4 yada 4S de alınmaz.

Olmadı bu hiç ya.

 

 

Şansıma soqquem !

Ayrıca soqquiem for a dream !

 

 

Bazen yoktur ama tersi boktur !

Yelken yaparken kontrol edemediğiniz tek unsur rüzgardır.

Sen ekibini en tecrübeli insanlardan seçersin, ekipmanın en son teknoloji, en hafif, en kıymetli olanıdır, ama rüzgar ne derse, hangi tarafından kalktıysa, o gün nasıl estiyse(!) ona göre sen şekillenirsin !

 

Sen suda olduğun sürece akıbetin gökyüzüne bağlıdır !

 

2 uç örnekle özetliyim hemen konuyu;

 

İlk link, 21-22 Ocak 2012 Bodrum Kış Trofesi yarışlarının özeti. Kan gövdeyi götürdü, batanlar çıkanlar yaralananlar, ekipmana tekneye kendine zarar verenler, ne arasan var.

 BURADAN ayrıntılara bak !

 

Hemen aşağıdaki video da ondan birkaç ay evvel yine aynı koyda aynı yerde bir yarışta, Yediceriler teknesinden çektiğimiz yaprak bile kıpırdamayan ana ait bir 45 saniye.

 

 

not: Yediçeriler yelken ekibi olarak www.yediceriler.com ‘u hizmete soktuk. Yediceriler ekibi üyesi Koray Öz’e web sayfasının hazırlanmasındaki emeğinden dolayı bir alkış, haftasonu atlattığı badireden dolayı da geçmiş olsun !!!

 

Sırtı !!!

Sırtı çekmeyi çok seviyoruz !

Hatta bayılıyoruz.

Balık yakalamanın zaman/mahsul karşılaştırması yaptığında en bereketli yolu olmayabilir, ama kesinlikle en keyifli yolu !

 

Uygun balığa göre canlı yemini / yada yapay “Rapala”nı takıyorsun, 3 mille tıngır tıngır gidiyorsun, bekliyorsun. Bol bol bekliyorsun.

 

Deniz biraz dalgalıysa, bir de derya kuzusu vurmuş, kamışın boynunu bükmüşse…

 

Başka bir şey istemiyorsun!

Beyefendi / Hanımefendi…. Tam bir öküzsünüz !

2-3 hafta kadar önce İstanbul Kalamış Marina otoparkı.

 

Yediçeriler ekibi olarak yarış öncesi hazırlıklarımız için marinaya girmek üzereyiz.

 

Araç önünden geçerken, pek sevgili 2 adet köpeciğin camlar kapılar kapalı olarak hapsedilmek suretiyle arabada terk edilişine şahit olduk.

 

Şöyle ki:

 

 

 

 

Sağa sola bakındım sahiplerini görebilecek miyim diye ama nafile..

İçimde kalmıştı şimdi burdan söyleyeyim:

 

Beyefendi / Hanımefendi, kimsiniz bilmiyorum ama tam bir öküzsünüz !

 

kthnxbye.

 

67 ‘cuda !!!

Araba üreticilerinin  neden belli aralıklarla 20 inci yuzyilin ikinci yarısında ürettikleri kasalara döndüklerini çok iyi anlıyorum !

 

Öyle arabalar yapmışlar ki o yıllarda, üstüne bişeyler koymak gitgide zorlaşmış.

 

Mercedes ‘in 1965 sonrası SL modelleri, Martı Kanat’ı (Gullwing) !

Ford’un efsanevi Mustang‘i !

Dodge’un Charger‘ı ve Challenger‘ı !

 

Bunlardan Türkiye’de oldukça az bulunan biri var ki, son bir kaç aydır kafayı acayip derecede bozdum kendisiyle !

 

Pek sevgili  1967 Plymouth Barracuda yada kısa adıyla ” ‘cuda ”  !

 

 

 

Abartılı, kaslı, çok acayip bir “muscle car” değil, ama dış tasarımı inanılmaz !

 

“Noktasında Olmak” Kalıbı !

Kalıbı uygulaması oldukça kolay. Hemen bir örnek :

 

” Bedelli askerlik noktasında hükümetimizin izlediği politikayı eleştirme noktasında olanlar, 

Vahdettin’in Dolmabahçe’yi terketme noktasındaki haklılığını tartışma noktasında olanlarların yarısı kadar zeki olsalar,

Her 17 Kasım’da birlikte ilk önce Malta’ya sonra Hicaz’a en son da San Remo’ya gitme noktasında anlaşırlardı. “

 ———————-

Gazetecilerin köşe yazılarında kurdukları, insanlarımızın sosyal paylaşım sitelerinde sarf ettikleri cümleler, kafamdan az önce salladığım bu saçmalıklara yaklaştı artık !

 

Bir kere, her cümlenin her yerine sokuşturulabilen  ” bişey bişey noktasında olmak” kalıbını bizlere kazandıran pek değerli siyasetçiye teşekkür etme noktasında, ve bunu günlük diyaloglarına taşıyan hıyarlara hayranlık duyma noktasındayım.

 

“Noktasında olmak” ne demektir yahu?

Ne kadar bayağı, ne kadar abes bir bağlaç şeklidir o?  İnsanlar, “noktasında” kelimesini, önünü başını toparlayamadığı, devrik olmayan bir cümle kuramadığı, iki kelimeyi bir araya getiremeyeceğini hissettiği her anda kullanmaya başladılar. Hatta kullanım popüler olmaya, marifetten sayılmaya başlandı !

 

———————-

 

Artık herkes tamamen kafayı yemiş durumda…

Değilse de allah ziyade etsin, ben yemek üzereyim !

 

İyi ve kötü niyet birbirine karışmış durumda ! Cahillikle de tuzu biberi oluyor.

Bilgi sahibi olmadan, görüş sahibi herkes ! “Fikr-i sabit” liktir bu ! Cehaletin daniskasıdır !

 

Neyden kıllanacağını, neyi sorgulayacağını, neye bulaşacağını şaşırmış çakma aydınlar takımı, her gelişmeden bir tartışma çıkarma halinde !

Yeni çıkan tartışmaya “yeni bir dizinin yeni bir bölümü” yaklaşımı içinde olan insanların hali ise bana;

çok büyük bir hengame içinde, akla gelen her türlü çalgının birlikte çalındığı, kargaşaya susamış yarım akıllıların da tempo tuttuğu, sonu gelmez, bitmek bilmez bir delilik ritüelini andırıyor !

 

Çok istirham ediyorum, bi siktirip gidin artık, geri gelmek için de acele etmeyin!

 

———————-


Kıllanacağınız varsa bir olaydan, mantık çerçevesinde kıllanınız !

 

Bugün bir sürü yazar;

“Sultan Abdülmecid’i anma ayağıyla Atatürk’ün ölüm fermanını imzalayan Vahdettin’i anıyorlar !! Hem de resmi törenle !!! ” dedi.

 

 

Kalkıp mevcut hükümetin avukatlığını yapıcak halim yok !

Ama gizliden Vahdettin’i anacakları varsa bile, siktirolup gittiği günde ve yine siktirolduğu sarayda mı yaparlardı bunu?

Diyelim ki öyle yaptılar, Vahdettin’i saygıyla yada mesajla anmaktan çok, acizliğini, malubiyetini, teslimiyetini yinelemek olmaz mıydı bu ?

 

Koskoca adamlar yazıyorlar çiziyorlar bir de bunun üstüne !

Üst kat penceresinden sarkan çingene kadın ayıbı hepinize !

“tüüüü” size

Hatta “püüü” size !

 

p.s: Geçmiş “17 Kasım” larda gerçekleşen olayların listesi burada ! Komplo teoricilerini göreve davet ediyorum !

Go back to top